8 dakika okundu

“Yeni Yıl” ve “Ekonomi” kavramlarının beslendiği ortak payda “beklenti yönetimi” dir. Bir önceki yılın ne derece kötü geçtiğinden bağımsız, gelen yıl için hep daha güzeli ve iyisi istenir; bir öncekine göre çok daha iyi kararlar ve çıktılar üretileceğine dair inanç seviyesi “tam şarj” edilir.  Eskisinde sevgilimiz yoktuysa, yenisinde kesin olacaktır. Eskisinde borsada kaybettiysek, yenisinde kesin kazanacağızdır. Elimizde hiçbir veri olmadan gülen bir çift yeşil göze vurulduğumuz gibi yeni yıl da a priori olarak kucakladığımız bir kavramdır. Bir yıl geride bırakılırken tüketilen zamanın karşılığındaki performansımızı neyle ölçeriz? Tutturamadığımız satış cirosu? Yapamadığımız Karayipler tatili? Alamadığımız iPhone 12? Zaman bu kadar ucuz mu gerçekten? 

Zamanı öldürmekten söz ederiz; ama bizi öldüren zamandır. Alphonse Allais

Geleneksel anlayışa göre akışına müdahale edilemeyen, uzatılıp kısaltılamayan, insanın kontrol alanı dışında yer alan nadir öğelerden birisi “zaman” dır. Her kişinin mevcut zamanı sabittir ve kişi onun üzerinde herhangi bir kontrole veya tasarrufa sahip değildir. Bu depolanması ya da satın alınması mümkün olmayan fakat alabildiğince hoyratça tüketilen kavram insanın pek de farkında olmadığı en önemli kaynadığıdır. Aristoteles zamanı, öncelik ve sonralığa göre hareketin sayısı olarak tanımlar. Bunun yanında zaman zorunlu olarak süreklidir, çünkü böyle olmadığı taktirde önce ve sonra kavramları olanaksız hale gelir, zaman süreklidir, sürekli olan bir şey devinime ait olan bir şeydir(Dede Paradoksu). 

Klasik fizikçiler, zamanı basitçe geçmişten günümüze geleceğin ilerlemesi olarak tanımlıyorlar. Termodinamiğin ikinci prensibinde, kapalı bir sistemde, sistemin entropisinin sabit kaldığını veya arttığını varsayılmaktadır. Geri getirilemez durumları incelemek için kullanılır (cam bardağın kırılması gibi). Kuantumcular ise zamanın süreksiz ve kesikli olduğunu iddia ederler. Klasik mekaniğe göre ise zaman her yerde aynıdır. Zamanın bir gözlemcinin referans noktasına göre farklılık gösterdiğini ise Einstein “Görelilik Kuramı” ile ortaya koymuştur. Yani neresinden bakarsak bakalım, zaman bizim için en değerli ve ikamesi olmayan bir kaynağımızdır. Bu kaynağımızı verimli kullanabilmek için ilk önce onun tıpkı iktisat kitaplarında yer alan “sonsuz ihtiyaçlar, kıt kaynaklar”  klasik tanımındaki “kaynaklar” kadar kıt yani kısıtlı olduğunu idrak etmemiz lazım. 

Zamanı kendi yaşam döngümüzde çocukluk-gençlik ve yaşlılık gibi periyotlara böldüğümüz gibi, zamanın akışında “bugün” ün ilerisinde olası kötü günler (hastalık, işsizlik, kaza vs.) ya da güzel günler (Tayvan turu, yeni kasa 3 serisi, postmodern kölelik düzenine son verecek girişimcilik fikri vs.) için kendi çapımızda(yapabilecek kadar şanslıysak) tasarruflar yaparız. Bu tasarruflarımızın da satın alım güçlerini korumasını, hayatımızdan hiç çıkmayan enflasyon karşısında paramızın pul olmasını engellemek için paramızı çeşitli yatırım enstrümanlarına endeksleriz. Elbette bu genelde sürü psikolojinin baskın olduğu bir haleti ruhiye ile yapılır. Çoğunluk finansal okur yazar olmadığı için, kendileri adına okuyup, yazan insanları takip ederek kararlar verir. Keza toplumdaki bireylerin elindeki birikimi sadece arsa satın alımı yaparak, hiçbir değer üretmeden, çok kısa sürede (mümkünse yarın) 4-5 kat kazanç beklemesi kabul görürken, bunu bir şirket yaptığında ise “rant ekonomisi” altında linç edilebildiği riyakarca fakat toplumun çoğunluğu tarafından kabul gören bir anlayış söz konusudur. Hadi biz gerçekten de saf saf sadece parasının enflasyon karşısında satın alma gücünü korumak için birikimlerini yatırım enstrümanlarına kanalize eden insanlar olduğunu da varsayarak yazıyı devam ettirelim. Faiz oranlarının, enflasyon oranından düşük seyrettiği seviyelerde birikimlerin banka dışı enstrümanlara yöneltiliyor olması gayet açık ve anlaşılır bir durum. Keza, faiz kavramının ortaya çıkış nedeni paranın zamanla değer kaybettiği savına dayanmaktadır. Finansal işlemde (borç veren-borç alan) enflasyon olsun olmasın para zamanla değer kaybeder. Faiz, bunun bir fırsat maliyetidir. 2020 yılında emtia fiyatlarına baktığımızda sadece altının yatırımcılarına kazandırdığını söyleyebiliriz. Elbette ülkelerin aşağıdaki enflasyon oranlarını da dikkate alıyor olmamız lazım.

Türkiye özelinde analiz yaparsak altın fiyatlarının yıl başından yıl sonuna kadar %52 arttığını ve TÜIK’ in açıkladığı enflasyon oranının yıllık ortalamada %11,9 olacak olmasına göre, altına endeksli yatırımın %40 kazandırmış olduğu görülüyor. Elbette, verileri manipüle edenlerin dışında bu açıklanan verilerin doğru olmadığına inananlar için gerçek enflasyon oranının %30’un üzerinde olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Bu durumda bile yine de altının satın alma gücünü koruduğunu hatta arttırdığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Borsa’nın ise %18 seviyesinde bir getiri sağladığını, bunu da enflasyondan arındırdığımızda esasında -%12 civarında yatırımcılarına kayıp yaşattığını söyleyebiliriz. Elbette bu Türkiye özelinde. Faiz oranlarının eksi ile %2 arasında olduğu gelişmiş ülkelerdeki enflasyon ortalaması %1,5 civarındadır. Örneğin S&P 500 yatırımcılarına %12 civarında getiri sağlamıştır. Bu kazancı enflasyondan arındırdığımızda net %9-10 gibi bir kazanç görebiliyoruz. Aşağıdaki grafikten okuyabileceğimiz gibi dünya ekonomisinin 2020 yılında %4,4 daralacağı beklentisi var. 2021 yılında bu daralmanın telafi edileceği, dolayısıyla 2022 yılında dünya ekonomisinin rayına oturacağına dair oldukça pozitif bir beklenti söz konusudur. Oldukça pozitif diyorum çünkü pandeminin yarattığı ekonomik yıkım II. Dünya Savaşından sonraki en derin krizdir. Hükümetlerin işsizliği azaltmak için sağladıkları desteklere rağmen 2020 yılı işsizlik oranının maksimum %7 seviyesine çekilebileceği öngörülüyor.

Covid 19 etkisinin 2021 yılı sonunda azalacağını söylerken, bu süreçte finansalları bozulan bazı şirketlerin de iflas edebileceğini söyleyebiliriz. Geride bıraktığımız yılda Merkez Bankalarının 9 trilyona yakın piyasaya sürdükleri likidite ile, devletlerin destek mekanizmaları altında dağıttıkları 13 trilyon teşvik ve sübvansiyonlarından oluşan paranın (ki bu rakamlar gelişmiş ülkelerde milli gelirlerinin %20 sine, gelişmekte olanların is %6 sına tekabül etmektedir) ne reel sektör yatırımlarına ne de emtia borsalarına yönelmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Dünyada ucuz ve bol miktarda para varken, reel sektörün bu furyadan para çekememiş olması oldukça düşündürücü. Diğer yandan 2021 yılında emtia fiyatlarında yukarı yönlü bir gidişat beklemek de çok yanıltıcı olmaz.

Digital şirketlerin değerlerinin katlandığı fakat reel ürün üreticileri tarafında hareketlenmenin olmadığı durumda çıktı noktasında kayda değer verimlilik artışı söz konusu değilse -keza yukarıdaki üretim miktarlarındaki %18 oranındaki daralmayı, şirketlerin kapasitelerini düşürmelerine bağlıyoruz- hisse senetlerindeki balon fiyatların yakın zamanda patlama riskinin de olduğu göz ardı edilmemeli. Tabi bunun için merkez bankalarının özellikle FED' in faiz artırımın giderek sıklaştırma başlatması gerekiyor. Bunu ne zaman yapacaklarını ise şimdiden kestirmek çok güç. Piyasaları desteklemek için kamu harcamaları ve teşvikleri artıran ve dolayısıyla rekor borçlanmalar yapan devletlerin pandemi sonrasında tüketim azaltıcı önlemler ve vergi artışları olarak düzenlemeler yapmalarını da bekleyebiliriz. 2021 ve sonrasında tüketicilerin değişmesini beklediğimiz alışkanlıkların etkisiyle servet değişimlerinin yaşanacağını öngörebiliriz.


ZPZCY Endeksine (Zenginin Parası Züğürdün Çenesini Yorar) şuradan göz atabilirsiniz. Elon Musk’ ın tarihin en kötü yıllarından birinde $29 milyar olan servetini $170 milyara çıkarmasını rasyonel bağlamda açıklamak gerçekten çok zor. Bunu sadece dünyanın elektrik araçlara geçiyor olmasına, ya da kapasitesini arttıran Çin fabrikasının devreye alınmış olmasına bağlayamayız. Tesla bu rekabette asla yalnız değil keza bence Alman araçları bile kısa zamanda bu konuda (elektrikli araç) onun önüne rahatlıkla geçeceklerdir diye düşünüyorum. Hatta sektöre, sektör dışından yeni oyuncular da giriş yapacak: Apple gibi. 2020 yılı gelir adaletsizliğinin zirve yaptığı yıllardan biri oldu. Bu yıl pandemiyle mücadele için verilen topyekün savaşın gelir adaletsizliği için de verilmezse aradaki makasın giderek daha açılacağını aşağıdaki tabloya bakarak rahatça söyleyebiliriz.

2021 yılı ekonomisi ile ilgili beklentiler aşağıdaki tablolarda da görüldüğü gibi oldukça pozitif. Ben bu yılın reel sektör için zor ve yara sardığı-keza Türkiye özelinde bu faiz oranları ile yeni yatırım yapılabileceğini sanmıyorum, kredilerin büyümesini beklemediğim için banka hisselerinin takip edilmesi ve dibe yakın seviyelerden alınıp 2022 ve sonrası için pozisyon alınmasını tavsiye edebilirim-, finansal piyasalar içinse Covid aşısı kullanımların onaylanması, ABD başkanlığının netleşmesi, Brexit’ in sonuçlanmış olmasıyla beraber öngörülebilirliğin görece sağlanmasıyla beklentilerin karşılık bulabileceğini düşünüyorum. Gelişmiş ülkelerin milli hasılalarının %80 inin oluşturan hizmet ve perakende sektörü 2021 yılında pozitif yönde seyredecektir. Hakeza turizm ve havacılık sektörleri de öyle. Teknoloji şirketlerinin çoğu aşıdan bağımsız büyümelerine devam edecektir.

Dünya’nın toplam ekonomik büyüklüğü 2020 yılı sonu itibariyle $84 trilyon civarında olacak gibi görünüyor. 


GDP ($)
% share of the WorldInflation RatePer CapitaGrowthPopulation
USA20,81 trillion%24,8%2,2$66.000-%4,3330,01 million
China14,86 trillion%17,7%2,5$10.500%1,91,4 billion
Germany3,78 trillion%4,5%1,2$48.580-%683,15 million
UK2,64 trillion%3,1%1,5$45.705-%9,867,26 million
Turkey649,8 billion%0,77%12$7.715-%584,18 million


%5 lik bir büyüme gerçekleştiğinde $4,2 trilyonluk bir GDP artışına tekabül etmektedir ki bunun çok büyük bir kısmını teknoloji şirketleri yaratacaktır.


Covid 19 bilançosuna baktığımızda toplam 1,84m insanın bu tanıdan öldüğünü görüyoruz. Verilerin doğru olduğunu kabul edersek toplam 84,9m vaka içerisindeki Covid 19’un %2,16 öldürücülük oranına ulaşmış olduğunu görüyoruz. Aşağıdaki tabloyu incelediğimizde her yıl iskemik kalp hastalığı ve inmeden yaklaşık 15 milyon insanın öldüğünü anlıyoruz. Diyabetten ve böbrek hastalıklarından her yıl 3 milyondan fazla insanın öldüğünü görüyoruz. Aşağıda dünyada her yıl en çok ölümlerin yaşandığı kategorik 10 hastalıktan yılda toplam yaklaşık 35 milyon insan ölmektedir.

Yani Covid 19 aşısı için sanki Kraliçe Elizabeth ya da Einstein’ den biriymiş de çiple genetiklerine bu saikle saldırı yapılacağını sanan, en ufak bir gripte “atom” iğnesi vurduran kardeşlerim, hepimize çip zaten çoktan takılmadı mı? Hepimiz sosyal medyanın ve teknoloji şirketlerinin esiri olmuş halde değil miyiz? Kendimiz hakkında her türlü bilgiyi (mms dahil) zaten yıllardır envai platformlarda paylaşmıyor muyuz? Yani kendi çipimizi kendi ellerimizle hergün modifiye ediyoruz. Pazarlama, algı yönetimi ve kontrol etme dışında bizim götü boklu vasat beynimizi kim ne yapsın? Bill Gates ne yapsın? Adam zaten bize çoktan Microsoft çipini taktığı için dünyanın en zengin üçüncü kişisi. Nedir bu telaşın? “Çip takacaklar” altında yatan narsist ve bir o kadar da saftirik histerisinin ağzına kadar çiplenmiş birileri tarafında görülmesi nasıl bir trajedidir? Eğer gerçekten de bir çip takılacaksa bırak takılsın, hiç değilse yapay zeka ile IQ ortalamamızı yükseltiriz. 

Covid-19 Sonrası Yeni Çalışma Düzeni 

Pandemi özellikle “uzaktan çalışma” ve “esnek çalışma” metotlarının daha fazla şirkette yerleşmesi, onların teknoloji seviyesinin yükseltmeleri ya da yükseltmeleri noktasında katalizör etkisi göstermiştir. Aynı zamanda teknoloji okur-yazarlığını da görece arttırmıştır. Özellikle Türkiye’ de eski kuşak aile şirketi patronlarının bu yeni düzeni kabullenmeleri çok zor olsa da Covid-19 şişede durduğu gibi durmuyor maalesef. Ayrıca PR çalışmalarında basına servis edilen paket içeriklerdeki konseptle uzaktan yakından bir ilgileri olmamasına rağmen bu sanal dünyada birer “pamuk prenses” ya da “Henry Ford” gibi görünür olmalarından da gizli bir haz duymuyor değiller. 

Çalışanların organizasyonel kriterler esas alınarak sınıflandırıldığı “beyaz yaka” ve “mavi yaka” kavramları artık güncelliğini yitirmiş durumdadır. Yakın zamanlarda eklenmiş olan altın, gri, yeşil yaka gibi kavramlar olsa da esas sınıflandırmada hala beyaz-mavi yaka ayrımı başat olarak kullanılmaya devam ediyor. Bu mevcut kavramların modifiye edilmesi gerektiği gibi, yeni bir yaka olan “digital yaka” kavramını yönetim ve organizasyon literatürüne dahil etmenin vakti geldi gibi görünüyor. Robotların mavi yaka işleri yapmaya başlayacağı kısa zaman diliminde, sabahtan akşama kadar kod yazan kişinin “digital yaka” mı yoksa “mavi yaka” olarak mı sınıflandırılması gerektiği üzerine düşünülmelidir. Yönetim bilimleri ya da proletarya bu konu üzerinde çalışacaktır diye düşünüyorum. 

Online olarak yapılabilen herşey uzaktan çalışma ile yerine getirilebilir olduğunu herkes yaşayarak öğrendi ve bu duruma hızlıca uyum sağlamak zorunda kaldı. Bu durum sınırları, vizeleri ve fiziksel mekanları kaldırarak“ emek mobilizesini” serbest hale getirdi. Pandemi öncesinde dünyada uzaktan çalışan oranı %5 lerdeyken, pandemi sürecinde bu oran %65 lere kadar yükselmiştir. Normalleşme gerçekleşince bu seviyede kalınmayacağını ama en azından %20 seviyelerinde uzaktan çalışma oranları göreceğimizi tahmin ediyorum. ILO verilerine göre dünyada 3,3 milyar çalışan işgücü var (dünya nüfusunun %42 si). Bu durumda uzaktan çalışan 660 milyon insandan biri de sen olabilirsin. Yetenek ve yetkinliklerini digital çağın ihtiyaçlarına göre güncellersen bu şanslı kategoriye girebilirsin. Şanslı kategori diyorum çünkü dünyada yaklaşık 2 milyar çalışan kayıt dışı işler sosyal güvence ve diğer haklardan yoksun olarak çalışıyor. 15-24 yaş arasında olup ne eğitimde ne de işte olan genç sayısı 270 milyon. 

Covid-19 teknoloji şirketlerinin hisse değerlerini uçururken, teknolojinin insanlara yeni iş alanları sağlayıp sağlamayacağına da bir bakalım. Yapay zekanın yok ettiğinden daha çok yeni işler yaratabileceğini savunanlar olduğu gibi tersini savunanlar da az değil. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki her iş kolu yapay zeka ve robot teknolojilerinden etkilenecektir. Buna yapay zeka sayesinde otomatikleştirilebilen, tekrarlayan görevlerin yerine getirildiği manuel meslek dalları da dahildir. Kodlama gibi! Ya değil mi? Kodlama öğrenmenin gelecekte sana bir avantaj sağlayacağını düşünüyorsan yanılıyorsun. Yazılım geliştiricilerinin, yakın gelecekte kodlamanın makineler tarafından yapılacağı iddiasıyla risk altında olduğu iddia edilmiş ve ben bunun mümkün olduğunu düşünüyorum. Acil servislerde ve ihtisas alanlarında çalışan bir doktor veya cerrah değilsen, yani pratisyensen endişe etmeye başlamalısın. Avukat ve hukukçuların büyük bir bölümü de endişe duymalılar. Rutin hukuki işlemler bilgisayar yazılımlarıyla kolayca yapılabiliyor olacak. Çok özel ve yaratıcı işler yapmıyorsan sevgili mimar kardeşim senin meslek de tehdit altında. Bugün bile bina tasarımı bilgisayarda kolayca yapılabiliyor. “Vergi kaçırmak” gibi özel yetenekleriniz yoksa sevgili mali müşavir ve muhasebeci kardeşlerim sizin grup zaten en risklisi. Savaş uçağı ve yolcu uçağı pilotlarının da sonu geliyor gibi görünüyor. İnsansız araçlar her yerde olacaklar. Polislik de ortadan kalkacak. Olay yerine saniyeler içinde gelebilen bir robotla rekabet edebilmeyi düşünmüyorsun sanırım? Mühendislikteki rutin işlere olan ihtiyaç ortadan kalkacak. Bugünkü haliyle TRIZ bile birçok şeyi yapabiliyorken bir de öğrenen yapay zekanın hızını kattığınızda neler olacağını varın siz hesaplayın. Emlakçılar (sizi hiç sevmemiştim zaten 😊) sizlere de baybay, keza zaten pazaryeri uygulamaları sizleri çoktan gereksiz hale getirmişti ama yine de epey ekmek yediniz bu dünyadan, hoşçakalın! 

Yapay zeka formları geliştiren, bilgisayar sistemlerinin onarımı, korunması ve güvenliği noktasında çalışan kişilere olan ihtiyaç ise oldukça artacaktır. Peki geleceğin meslekleri ne olacak dersen şuradan bakabilirsiniz. Bazı bilim adamları robotların insanların kapasitesine ulaşmasının şimdilik mümkün olmadığını iddia ediyorlar (çoğu din adamı da zaten bunu iddia ediyor). Şurada robotik hocaları Krüger ve Dolriis robotların yakın gelecekte neden dünyayı istila edemeyeceklerini aşağıdaki 5 maddeyle açıklamaya çalışmışlar: 

  • İnsan Benzeri Eller – İnsan elini karmaşık yapısının laboratuvar ortamında geliştirilen sofistike eller ile esas maharetine kavuşturulamayacağını
  • Temas Algısı - Dokunma sensörlerinden alınan mesajlara tepki ve bu mesajların yorumlanması söz konusu olduğunda, robotlardaki sensörlerden gelen verileri işleyen yazılım, insan beyni kadar gelişmiş bir yapıda olamayacağını
  • Manipülasyon Kontrolü - İnsan elleriyle karşılaştırılabilir yapay ellere ve gelişmiş yapay deriye sahip olunsa bile, insanımsı bir şekilde nesneleri manipüle etmek için onları kontrol etmenin bir yolunu tasarlayabilmenin çok zor olduğunu
  • İnsan ve Robot Etkileşimi - İnsanlar arasındaki etkileşim koku alma, tat alma ve dokunsal algılama gibi diğer algılayıcıların yanı sıra, iyi işleyen konuşma ve nesne tanıma sistemleri üzerine kurulmuştur. Konuşma ve nesne tanıma konusunda önemli bir ilerleme kaydedilmiş olsa da, yüksek bir performans derecesi gerektiğinde, günümüzün sistemleri sadece son derece kontrollü ortamlarda kullanılabileceğini
  • İnsan Aklı - Teknik olarak mümkün olan her şeyin inşa edilmesi gerekmediğini, insan aklı, topluma verebilecekleri potansiyel zarardan ötürü bu tür robotları tam olarak geliştirmemeye karar verebileceğini ve bundan yıllar sonra yukarıda sözünü ettiğimiz teknik sorunların üstesinden gelinse bile, insan benzeri kompleks robotların yapıldığı takdirde, yasalar kötüye kullanımın önüne geçebileceğini iddia ediyorlar.

Diğer yandan robot teknolojisinin geldiği son noktaya bakarsak gelişim hiç de sanıldığı gibi ağır ilerlediği söylenemez. Gelecek bize sanıldığından da yakın duruyor. 

2020 sadece bir felaket yılı olmadı, aynı zamanda kurbağanın kök hücrelerinden canlı bir robotun üretildiği de bir yıl oldu. Aşağıdaki resimde görülen Afrika Pençeli kurbağasından süper bilgisayarlar vasıtasıyla “Xenobot” adını verdikleri yeni canlı bir form ürettiler.

Akademik çalışması Proceedings of the National Academy of Sciences” bilim dergisinde yayınlanan bu çalışmada bu robotların “programlanabilir yaşayan robotlar” olarak adlandırsalar da esasında yaşayan canlı organizma gibi ölme özelliklerine sahip oldukları ve “evrimsel algoritmayla” geliştirildiği açıklanmış.

Herhangi bir forma rahatlıkla girebilen Xenobot robotların kendilerini iyileştirebilme gibi özellikleri de olduğu belirtilmiş. Ortalama ömürleri yaklaşık 10 gün olan bu robotlara damar, sinir ve görme sistemi de kazandırılabilirmiş. Aynı şekilde memelilerden alınacak kök hücrelerle karada yaşayabilen robotlar üretmenin de mümkün olduğu ifade edilmiş. Araştırma için çalışan bilim insanlarının Xenobot robotların, tıkanan damarların açılması, okyanusların mikro plastiklerden arındırılması ya da zehirli maddelerin bulunup yok edilmesi gibi alanlardan kullanılabileceğini belirtiyor. Şu an için robot teknolojisinde zararsız gibi gözükse de ilerleyen dönemlerde sinir sistemi hücreleriyle birleştirilme, algı yeteneği edinme ya da biyolojik silahlarda kullanılma ihtimali ile oldukça geniş boyutlara ulaşabilecek gibi duruyor. Bu projenin bir sonraki hedefi ise, robotlara algı yeteneği ekleme ihtimalinden yola çıkarak boyutlarının büyütülmesi imiş. 

İnsanlığın geldiği bu nokta esasında bir yol ayrımını da beraberinde getiriyor. Artık hiçbir maden işçisinin göçük altında ölmesine, itfaiyecinin yangın söndürürken bina altında kalmasına, bir emekçinin pres makinasında kolunu prese kaptırmasına, asgari ücretle karın tokluğuna sabahtan akşama kadar robotik standart işlerin yapılmasına son verebiliriz. Nihayet insanların karınlarını tok ederek, bu tasayı üzerlerinden alarak felsefe yapabilir hale getirebiliriz. Robotlar insanlığın ihtiyaç duyduğu tüm ürün ve servislerin üretiminde çalışırken insanlık felsefe, sanat, sinema, edebiyat, teknoloji, bilim ve spor üretimi ile ilgilenebilir. Dünya tek bir devlet haline gelip, dünya vatandaşlığı hukuki zemini oluşturulabilir. Asgari ücret garabetine son verilip muadil olarak yerine “vatandaşlık geliri” getirilebilir. Yeni bir dünya düzeni inşa edilebilir. Mısır piramitleri inşa edilirken taşları taşımak için insana ihtiyaç vardı; kompleks ceketleri dikmek için Makinacı ve ayakçılara ihtiyaç vardı, depolarda ürünleri paketlemek, istiflemek ve kontrol etmek için insanlara ihtiyaç vardı ama artık yok! İnsanı -hayata kendi iradesiyle gelmeyen- hak ettiği yaşama kavuşturma şansına sahibiz. Tüm ideolojik paradigmalardan sıyrılıp yeni bir bakış ile yeni dünyayı okumamıza ihtiyaç var. Teknolojide geldiğimiz bu seviyeyi yüzyıllardır süregelen sorunları mezara gömecek şekilde değerlendirmemiz ve insanlığın büyük bir bölümü için lüks olan şeyleri insanlığın asgari standardı haline getirmek için önümüzde büyük bir fırsat yatıyor. Covid-19 bize dünyaya bir de bu yönden bakmamızı ve çok şeyi değiştirebileceğimizi görmemizi sağlamalı. 

Referanslar 

Heidegger, Martin. (2008) “Varlık ve Zaman”, Birinci Basım, 2008, Alfa Yayıncılık. 

Çetiner, M., Sever, E. (2019) “Dünya Ekonomisi ve Türkiye’ nin Yeri: Tarihsel Süreç, Ekonomik Göstergeler ve Geleceğe Yönelik Tahminler”, Suleyman Demirel University The Journal of Faculty of Economics and Administrative Sciences 

https://www.imf.org/en/Publications/WEO/Issues/2020/09/30/world-economic-outlook-october-2020

https://www.worldbank.org/en/publication/global-economic-prospects

https://www.oecd.org/economic-outlook/

https://blog.euromonitor.com/global-economic-outlook-october-2020/

http://cloudsdomain.com/uploads/dosya/20490.pdf

Yorumlar
* Bu e-posta internet sitesinde yayınlanmayacaktır.