1 dakika okundu

Nerede canlı bulduysam, orada güç iradesi buldum; hizmet edenlerin iradesinde bile efendi olma iradesi buldum. - F. Nietzsche

Belirsizliklerde yaşadığını, isimlerin bile gerçek olmadığını, bölünme ve yanılma riski taşıdığını, sana sunulan değerleri istesen de istemesen de kabul etmek zorunda olduğunu; bunun farkında olup olmadığını, dahası farkında olsan dayanabilir miydin? Bilmiyorum. Aslında bilmek istemiyorum.

Tavır ve davranışların oluşturduğu minik yapıları istesen de kişiselleştirmenin mümkün olmadığını, kişilik denilen şeyin aslında kumsaldaki kumlar gibi aynı bütünün parçası olduğunu biliyor musun? Bilmiyorum.

Bilsen bile, değişen bir şeyin olmayacağını, yine aynı şarkının başa sarıp çalacağını bilmenin, bir işe yarayıp yaramayacağını bilmiyorum.

Niçin burada olduğumu, varlığım için ödediğim bedellerin bana öğrettiklerinden nerede faydalanacağımı, daha da kötüsü tırmanışın zirvesindeyken ölmüş olacağım için biriktirdiğim çöplerin nasıl yok edileceğini bilmiyorum.

Annemle babamın tanıştıkları zaman ve mekan koşulları içinde, şimdi hatırlayamadığım bir boyutta, dünyaya gelmeyi isteyip istemediğimi ve eğer istememişsem; benden önceki insanlık tarihinin günahları da genlerime şifrelenmiş olduğu için, yaptıklarımdan ya da yapmadıklarımdan hangi hakla sorumlu tutulacağımı; bu sorumluluğun boyutlarını kimin ve nasıl belirleyeceğini bilmiyorum.

İçinde yaşadığım şehirdeki beton yığınlarının, yolların, parkların; aynı maliyetle çok daha estetik yapılabileceğini ve sanat değeri taşıyabileceğini; böyle olmamasının tek sebebinin yemek yerken sofraya çiçek konmaması olduğunu ve lokmaların tadına vararak değil, başkalarından daha çok yemek için bütün bütün yutulduğunu, bunun sonucunda da hazımsızlık oluştuğunu, sindirilememiş yemeğin enerjiye dönüşmeyip; biçimsiz, eğri büğrü, estetik görünümden yoksun binalar olarak geri kusulduğunu bilseydin sonuç değişir miydi? Bilmiyorum.

Tavır ve davranışlarında, aldığın kararlarda, yaptığın seçimlerde; korunma iç güdüsüyle üretilmiş düşüncelerin ağır bastığının, varoluşunu devam ettirebilmek için, “ben değerliyim” yanılsamasını ürettiğinin, bunu da çarpıtarak narsisizme varacak derecede abarttığının ve sonuçta, bütün kırmızı ışıkları başkaları için “dur” kendin için “geç” olarak algıladığının, üstelik koşullar ne olursa olsun, sonuçta kendini haklı çıkardığının, eğer haklı olduğuna inanmasaydın yaşayamayacak derecede acı çekeceğinin farkında mısın? Bilmiyorum.

Ne yaşarsan yaşa, bunun sadece kendi gerçeğin olduğunu, aynı olaya gösterilen birey sayısı kadar farklı tepkinin bulunduğunu, içinde olduğun gerçekliğin anlaşılmasının asla mümkün olmadığını ve bu yüzden yalnızlığının mutlak ve gerçek olduğunu bilseydin, daha mı mutlu olurdun? Bilmiyorum.

Nerede, kiminle ve kaç kişiyle olursan ol; yine de yalnız olduğunu, beyin kabuğunun içine yerleştirilmiş zihnindeki frekanslarla aynı dalga boyunu yakaladığın birine, sırf sana benziyor diye kul / köle olabileceğini; diğerlerini algılayamasaydın eğer, duymadıkları için konuşamayan sağırlar gibi, benlik bilincine de sahip olamayacağını anlayabilseydin, acı çeker miydin? Bilmiyorum.

Ölüm gerçeği yüzünden akla hayale gelmedik şeyler yaptığını, hatta yaptığın her şeyin sebebinin bu olduğunu, ölümün doğumun tersi olduğunu, yaşamın tersinin ise henüz keşfedilmediğini, keşfedilmiş olsaydı ne olurdu? Bilmiyorum.

Ne kadar çabalarsan çabala, bütün anlam arayışlarının sadece bir haz arayışı olduğunu, anlamın doyum sağlamaktan başka bir anlamı olmadığını, temelde içi boş bir kavram olduğu için hayatı anlamsızlıklarla doldurduğunu fark edebilseydin, ne değişirdi? Bilmiyorum.

Bilgi ağacından koparılan her meyvenin, insanı biraz daha cehenneme yaklaştırdığını, çünkü bilginin faydalı olmak için değil, güçlü olmak için kullanıldığını ve kılıktan kılığa sokulması yüzünden artık aslını kaybettiğini bilmenin kime ne yararı olacak, bilmiyorum. Aslında bilmek falan istemiyorum.

Yorumlar
* Bu e-posta internet sitesinde yayınlanmayacaktır.